Denizin, gün ışığının selinde camgöbeğinden menekşeye, lâciverte, gelincik kırmızısına dönüşen sonsuzluğuna birkaç fırça darbesiyle çizilmiş gibi duran demirlemiş tekneler, kumsalı çevreleyen makilik tepeler, kıyıda gelgitlerin kucağında uyuyan balıkçı sandalları, kayalıklardan meleyişlerinin tiz yankılarını işitebildiğim keçiler, yosunlu parlak sırtlara tünemiş martılar ve Arnavut kaldırımı sokaklardaki eşekler... Hepsi bir şiirin naif sözcükleriydi.
Şair, doğanın ta kendisiydi ve ben onun ülkesindeydim.