Hangisi Mufasa'nın Oğlu Simba'ydı


Yıllar geçiyor ama çocukluğumun masal kitaplarındaki resimler hiç mi  hiç silinmiyordu gözlerimden.
Gökyüzünün ayak ucunda başlayan, yer yer seyrek yanık ağaç kümeleriyle devinimsizmiş gibi görünen savanaları ne çok yaşamıştım hayalimde, rüyalarımda.
 
Sökmeye hazırlanan her şafakla yakıcı bir aydınlığa boğulan, gelincik gün batımlarıyla çöken karanlık sessizlikte yıldızların ninnisiyle uykuya yatan uçsuz bucaksız düzlüklerde bir çiçek dürbününden akıyordu yabancısı olduğum hayatlar. Yolculuk içinde bir yolculuktu benimkisi.
 
Tütün rengi postlarıyla sürüler geçip giderken, kükreyişler, arkalarında iz bırakan geniş kanatların tiz çığlıkları, çayır böceklerinin dinmeyen vızıltıları, tekerleklerin altındaki susamış, kupkuru toprağın iniltisi... Bu sesler korkutuyor muydu beni? Sonra daha uzaklarda başka başka sesler.
 
Kurak mevsimin uzun sürdüğü, şimdilerde güzün soluğunun yüzünde dolaştığı, hırçın çöl rüzgarının ürperttiği solgun çayırların, pusuya yatmışçasına sinsi gecelerini, kavurucu sıcaklarıyla gündüzlerini kısacık bir zamana sığdırdığım bir ömürlük bir yolculuktu bu.
Dolunayın ağışından, karların eriyişinden, mevsimlerin nehrinden, bir çocuğun düşlerinden geçen, canımın içinde yüzlerce canı duyduğum yolculuk.
 
Ayrılırken gölgelerimi gezegenin en yaşlı ağaçlarına bıraktım. Baobab ağaçlarına. Hayat ağaçlarıydı onlar. Orada, onlarlayım halâ.
 
Temmuz, Ağustos 2024 Zimbabve

07/08/2024