Amor Fati
Başıma gelen değil; bende kalan. Onunla birlikte yaşamaya devam eden zaman.
İlk bakışta bir yas ve iyileşme öyküsü gibi görünse de derininde sert bir soru, acımasız bir sorgulama dolaşıyor:
İnsanın iç dünyası, başına gelenlerden ziyade, ondan sonra yaptıklarıyla biçimlenir.
A Good Person – “iyi bir insan” diye çevrildiğinde eksik, sanki tamamlanmamış bir isim. Oysa Zach Braff'ın filminde, iyilik, salt bir nitelikten çok, kırılgan bir çaba olarak işlenmiş.
Sanırım bu yüzden, film için:
İyiliğin Kıyısında,
İyi Olmaya Çalışan,
Kırık Bir İyilik Hikâyesi, en çok da
İyi Kalabilmek gibi,
daha naif, daha şiirsel isimler geçiyor düşüncelerimden.
Kaderini sevmekti amor fati; ama bu, bir kabulleniş değil, olanı sevmek de değil, ondan sonra kalanı sevebilme gücüydü.
Zira ne olanı geri alabiliriz ne de ondan kaçabiliriz; kalan tek şey, onunla birlikte nasıl yaşayacağımızı seçmek...
Alison, daha baharında bir kadın, birkaç saniyelik bir dikkatsizliğinin - bir kazanın - bütün bir hayatı ikiye bölen o geri dönüşsüz anını içinde taşır. Bu, suskunlukla matem arasında asılıp kalan bulanık eşiktir.
Ve acısının ilk sıcaklığı çoktan geçmiş, yası zamanla çökelmiş, tortulaşmış; bu kazada kızını ve damadını kaybetmiş olan Daniel...
Onun içinse amor fati, bir direncin ifadesidir; acıya, hataya, utanca, kaybedilene de evet diyebilmektir. İnsanın kendi yarasının içinde yaşayabilmesidir.
Bir söz, bende böyle yankılanıyor:
“İnsanın yarasıyla yaşayabilmesi için ilkem şudur: amor fati.”
Belki de bu yüzden, içime işleyen her sonsuz vedanın ardından, hasretle olgunlaşan bir akasya ağacı bana hep kaderi hatırlatır.
Yaşamı, olduğu gibi,
bir kez daha
ve her şeye rağmen,
sayısız kez daha
isteyebilir miyiz?
16/01/2026