Bu Baharın Mayısı


“Sonsuzluktan önce ne yapacağız?
  Acele etmeyeceğiz.”
 
Fotoğrafları karıştırıyorum. Gezi dönüşü iki satır olsun yazmamışım. Sayfanın üstünde “Eğin için” başlığı var.  Ama yalnızca ayaküstü karalanmış birkaç cümle, şiir parçaları, bir de su kıyılarından toplayıp kurumaya bıraktığım İris çiçekleri. Hepsi bu.
 
Gino, altın renkli kaplumbağa biçiminde bir yüzük veriyor ölümü umutsuzca beklemeye mahkûm sevgilisine, Ninon’a.
Kız, her gün onu parmağına nasıl takacağına yeniden karar veriyor.
İstersem diyor; kaplumbağa bana, evine doğru yüzermiş gibi, başı bileğime dönük olarak; istersem de, öbür türlü, kaplumbağa dünyayla karşılaşmak için açığa doğru yüzermiş gibi takıyorum yüzüğü.
 
 Bugün ben de dünyayla karşılaşmak, yazıyla buluşmak için açıklara yüzüyorum. 
 
Köpük köpük çağlayanın, sabahın kelebek kanadındaki sessizliğini yırtan gürültüsü kulaklarımda hâlâ. O güne kadar böylesi delişmen bir suyun, evlerin arasında, düşlerin, aşkların, sevişmelerin, hüzünlerin, umutların, içinden çağıldayışını ilk kez görüyordum. Sanki doğanın dağlardan kopup gelen suyla yeniden usulca uyanışını, aynı zamanda da önünde durulamaz bir dirimin gücünü seziyordum bu çağıldayışta. Bir kayaya oturup, aşağıda geniş yaylar çizen Karasu’yu seyrettim bir süre. Suların aktığı yöndeki ağaçlardan birine konmuş bir karatavuk ötüyordu.
 
 
Nihayet sahafa sipariş ettiğim Yorgo Seferis kitabım elimde. 1945-1950 yılları arasında tuttuğu günlüğü şairin. 
 
Bu kitabın çevirisi ile, Dünya Kitap Çeviri Ödülü’nü kazanmış, kalem ismi Erdal Alova olan Erdal Albayrak. Araştırırken Alova’nın  zaman farkı ile okuldaşım olduğunu öğrendim. Aynı sıralardan geçerek hayata hazırlanmış olmamız hoş bir gurur duygusu dalgalandırdı içimde. 
 
Sophokles’in dediği gibi midir sahiden? Bir hikâyede neler olacağı her zaman belli midir? Hiç sanmıyorum. Mayıs'ın hikâyesinin bitmesine daha var.
Ama Ninon’un hikâyesinin sonu çoktan yazılmıştı,
 
Deniz kabuğu renginde bir ikindi asılı pencereme. Camın ıslak ışıltısında sessizlikle şarkı söylüyor yağmur. Damlalardan başka hiçbir şey kımıldamıyor. Hiçbir şey.
 
Çocukken, bir gün babama sorduğum bir soruyu hatırlıyorum:
 
İlkbahardan sonbahara kaç yaş büyürüm babacığım?
Dudaklarımdan incecik bir tebessümün geçtiğini duyuyorum, bu anımsamayla.
 
Yeterince büyüdüm, ve şimdi;
Kışlar geri geldiğinde, yapraklarını dökmüş ağaçların hâlâ hayat dolu olduklarını düşlüyorum.
 
Bir Şairin Günlüğü’nde, kimi kelimelerin altı çizilmiş. Nasıl bir alt anlam gizliydi o kelimede, benden önceki okur için?  Onun gibi düşünmeye koyuluyorum. Zihnim bulanıyor. Vazgeçiyorum.
 
“...5 Kasım Salı 1945
Kış yaklaştıkça siklamenlerin renkleri koyulaşıyor. Daha bir kendileri oluyorlar.
 Aslında, bir tek teması var şairin: O da kendi canlı gövdesi.”
 
Hayatlar,  günlükler...

25/05/2024