Çekmecemdeki Sayfalar
Yazı masamın çekmecesinde kalmış sayfalar; Breton'un “Nadja” sı üzerine düşüncelerimi yazmışım. Ve yine onun birkaç şiiri.
Paris sokaklarında, düşle gerçek gelgitleri arasında dolaşan; bir görünüp bir kaybolan ve ona hep biraz eksik görünen “umut ”un peşindeki André Breton'un gerçeküstücülüğüne beni çeken neydi?
Hayat bazen, insanın kendini kendinden sürgün ettiği ışıksız bir bozkır, bazen de yaşamın bütün hazlarını bal özünde biriktiren bir çiçek. Ve ben belki hayatın da gerçeküstü bir imge olduğunu düşündüğüm için Breton’un anlatımının büyüsüne kapılmıştım.
“Birdenbire on adım ötemde çok yoksul giyimli bir genç kadına gözüm takılıyor. Sanırım o da beni görüyor ya da gördü. ... O kadar ince ve narin ki, yürürken sanki yere basmıyor. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme. ... Tereddütsüzce tanımadığım kadına laf atıyorum; itiraf edeyim en kötü tepkiyi bekleyerek. ... Gayet gizemli bir şekilde bana adını söylüyor, kendisine seçtiği adı: [Nadja, çünkü bu Rusçada “umut” kelimesinin başıdır; çünkü her şeyin başındayım.]”
André Breton’un bir aşkın derin melankolisiyle aradığı umut, Nadja. Bir yandan da benliğinin karanlıkta kalmış kuytularını aydınlatmaya çalışıyor yazar bu arayışıyla.
Öyle anlar vardır ki, duygularımız ile bedenlerimiz, bir dağın iki uzak yamacıdır adeta. Duygularımızın yokluğunun çıplaklığında kaybolmaktan korkarız. Umutsuzluklar, arayışlar, sorgulamalar, bilinmezlikler, sorular devinir ıssızlığımızın üzerinde o anlarda.
Gerçeküstücü Breton soruyor:
“Kim var orada? Sen misin Nadja? Öbür dünyanın, tüm öte-dünyanın, bu hayatta olduğu doğru mu? Seni duyamıyorum. Kim var orada? Yoksa yalnız mıyım? Ben kendim miyim? Kimim ben?”
Hep aynı sorular. Hemen hepimizin sessiz soruları.
Sayfalara bakıyorum. Güneş batmak üzere. Birinin üzerine soluk bir huzme düşmüş, saydam bir çizgi gibi. Bense, gerçekle gerçeküstünün arasındaki çizginin nerede başlayıp nerede bittiğinden emin değilim artık.
Sayfaları tekrar yerine koyup, çekmeceyi kapatıyorum.
14/07/2024