Bir hayat neresinden başlar? Renklerinden mi?
Ömrüm, renklerin uçarı varlığında hayatın anlamının izini sürerek geçti. İmgeler, yankılar, gözlemler, birikmiş öykü parçacıkları, sesler, yüzler, kaçamak bir bakış, hepsi bir başka renge bürünüyor içime inen sokaklarımda.
Şu sıralar vakit buldukça, kendi gerçekliğimden sıyrılıp, Abbas Kiarostami’nin, asırların derinliklerinde katmanlaşmış Fars kültürünün zenginliği, Fars dilinin zarif, edebi, şiirsel akıcılığıyla yaşamı resmettiği filmlerinin, dizelerinin renkleriyle yol alıyorum.
Zamanın hızıyla soluk soluğa sürüklenirken, bazen, izleğini, amacını kaybettiğini düşündüğüm yaşamda durup, ruh ile beden arasındaki gelgitlerden uzaklaşıyor, sütliman bir tefekkür denizinin kıyısızlığına bırakıyorum kendimi, Kiarostami ile. Hayatın renklerinin ayırdına varabildiğim anlar, saatler, bu kısa molalar.
Döneli birkaç gün oluyor. Nefes aldırmayan sıcaklardan sonra nihayet yumuşak bir esintiyle yüzüme güldü, bu sabah. Bled’den aldığım duvar süslerini önceki gezilerimde aldıklarımın yanına astım. Bu iki küçücük parça artık, oradaki anılarımın, sakin Bled Gölü’nün renkleriyle yaşayacak benimle birlikte.
Önemsizmiş gibi görünen nahif ayrıntılar zamanın ötesine geçebilecek ne çok şeyi saklıyorlar içlerinde.
Nehri takip edersem
Güney denizine yetişirim
Ama niyetim deniz değil
Sağa gidiyorum
Güneşi takip ediyorum
Ve onunla batıyorum.
Abbas Kiarostami
Güneşi takip etmek, aydınlığı, umudu, güzelliği aramak, günbatımında ise yaşamın geçiciliğini kabullenerek huzur bulmak değil miydi aslolan? Yeter ki renklerimizi kaybetmeyelim.