Denizin sütliman enginliğine karşı açmış, bir kum zambağı...umudu çağırırcasına.
Günlerdir çok yorgun hissediyorum.
Dünya çıldırmış.
Bu çılgınlığa nasıl daha kolay dayanabilirim?
Hani bir cümle vardı ...
Kışın ortasında bile, içimde yenilmez bir yaz olduğunu fısıldıyor ruhuma.
Ve bilirim, o yaz güneşinin eşsiz aydınlığı, acının karanlığına rağmen yaşamı kucaklayabilme cesareti verir insana.
1880'lerin, Borges’in çocukluğunun Buenos Aires’i, onun Tango kitabını okurken gözlerimde solmuş eski bir fotoğraf gibi beliriyor.
Evlerin çoğunluğu, Alvear Bulvarı’ndaki konaklar hariç, alçacıkmış ve hepsi de birbirine benzermiş.
Oturma odasına açılan demir parmaklıklı iki pencere... Zilli sokak kapısı... Hol... İç kapı... İki avlu...
İlk avluda, dibinde suyu temizlemesi için bir kaplumbağa bulunan bir kuyu olurmuş daima.
İkinci avluda, asmadan kesilmiş büyücek bir yemek masası...
Buenos Aires buymuş...ağaçsız sokaklarıyla.
Kaplumbağalı kuyular... ıslak, derin karanlıkta yavaş ve sabırlı bir bekleyişin öyküleri. Hayatın tartımı sanki bu kuyular ve kaplumbağalar. Ve sanki Borges’in tınıları, tangonun yavaş ve ölçülü adımlarında yankılanıyor.
Sabır.
Duraklama.
Kararlılık.
Yaşamın anlamını ağır ağır damıtmak, belki.
Savaşın zalim rüzgârı hayatın bütün seslerini silerken...
2026 Mart, hâlâ soğuk Ankara’da.