Kiraz Çiçeklerinin Yanından
Yazmak, düşünme takati ister; şu sıralar yalnızca okuyorum, derkenarlar düşüyorum zihnimin boşluklarına – Albert Camus'nün cehenneminden, Borges’in Alef'inden, Önsözler'inden ve onun Arjantin'inin Tango'sundan süzülen.
“Tango, dansı yapılan hüzünlü bir düşüncedir.”
Savaşın adımlarındaki hüzün gibi, sanki.
“Ve öldürülen suçsuzluğun ilk çığlığında, kapı arkamızda şakladı. Cehennemdeydik, bir daha da çıkmadık.”
Habil ve Kabil de oradaydı.
Görmeden görmek... anlamadan dinlemekti - düşlerdeki gölgeler misali.
Ve sonra kül rengi yıkıntılar, köhne küçük kasabalar, eski kitaplar, sararmış fotoğraflar, çocukluk anıları ve ölümün isimleri...
Ölümün isimleri...zamanın geriye dönük karanlık uçurumunda yankılanacak isimler.
Küçükken, hayatın hikâyesinin aktarılması güç özüne ulaşmak gibi bir şeydi –
bir evrenin saklı olduğunu sandığım evimizin karanlık, bana sırlarla dolu görünen bodrumunda hissettiklerim.
Hatırlıyorum:
Gözlerim karanlığa alışınca hem geceyi hem gündüzü yaşayışımı;
Pasifik’in kıyısındaki Varadero kumsalının safran sarısı gün batımını,
dünya küresinin iki ayna arasında sonsuz kez çoğalan suretlerini,
incecik kemikli bir yüzde acının izlerini sürüşümü,
Kayaköy’de dolunaylı bir yaz akşamında ayak bileklerimdeki medceziri...
Sonra –
İkindileyin, pencereden yazı masama düşen mimozanın masalsı gölgesini,
Hacivat ile Karagöz’ü,
Trakya’nın ablak suratlı günebakanlarını,
korkuyla huzurun uzamını,
ve nefretin gücünü...
Evvel ile Âhiri hatırlıyorum.
Evvel ile Âhir, yaşam ile ölüm...
tartımları - ne kadar yakın, ne kadar uzak.
Zaman, yeşeremeyen kısır bir toprak... Şimdi o topraklarda, kiraz çiçeklerinin yanından uğurlanıyor sevdikleri –
sonsuz uykunun ninnisiyle.
Ankara / 2026
Bir Mart daha bütün sesleriyle ruhuma vedaya hazırlanıyor;
içimde yankıları...