Taşlar Konuşur mu?
Bu sabah bir dostum, her nedense dingin bir sahilde çekildiğini hayal ettiğim bir taş fotoğrafı yollamış. Altına da, “yazılarınızı severek okuyorum. Baltık denizinden sevgiler” yazmış.
“Taşlar; bir şeyler gizlidir onlarda. Evrenin hikayesidir belki de” diye cevapladım kendisini.
Bu kısacık sohbetle ansızın, Berger’in hüzün dolu, “Taşlar Filistin, Haziran 2003” anlatısını ansıdım. Ve kitaplığımdan indirip bir kez daha okudum bende derin bir iz bırakmış olan o yazıyı.
*RAMALLAH'tan ayrıldıktan iki hafta sonra Fransa’nın kuzeyinde Finistère’de denizi seyrediyorum. İklim ve bitki örtüsü arasındaki tezat bundan daha büyük olamaz. Ortak olan şey böğürtlenlerin bolluğu.
...Cornwall’dan İspanyol Galiçyası’na kadar Avrupa’nın batı sahili Toprağın Sonu olarak adlandırılır.
...Buraya dünyanın en eski anıtını, en eski piramitlerden bin yıl önce inşa edilmiş bir anıtı görmek için geldim.
...Aradığım bir taş yığını. Gezi rehberlerinde kurgan olarak geçiyor. Ama kurgandan oldukça farklı bir görünümü var.
...Merkeze doğru yol alırcasına bu geçitlerden birinde ilerliyorum.
...Bu taşlar sahil boyunca kumsallarda bulunan milyonlarca taştan farksız, lakin buradakiler konuşuyor...
Kim bilir ne zaman kurumuş, kızıla çalan su yosunlarının örttüğü taşlar, denizin mavisinin giderek açılıp, kül rengine dönüştüğü ıslaklıkta parıldayan kaygan yüzlü taşlar, geçmişi içinde saklayan antik kentlerin yarı yıkık taş duvarları ya da bir kanyonu kuşatan sarp kayalardan kopup yuvarlanan kocaman taşları düşündüm. En büyük karmaşanın içinde bile sessiz, sakin kalabilmiş sözcükleriyle hep bir şeyler anlatırlar sanki bize.
Günün öğleye uzanan bu saatlerinde bir fotoğraf ile nerelere savrulmuştum böyle!
Spinoza’ya göre sonsuzluk şimdi’dir. Taşlar da geçmişten süzülen “şimdi”nin sonsuzluğunu hikâye ediyor olmalılar.
(*) John Berger, Manzaralar kitabından alıntılar
05/04/2024