“Zamanın ötesine geçebilen tek şey düşüncedir”
Everest'in zirvesine zorlu iki tırmanış deneyiminin ardından bu üçüncüsüydü. 1924'ün sekiz haziranında, saatler on iki elliyi gösterirken son kez görülmüştü. Bir daha geri dönemedi. 1999'un baharında ondan bir iz bulabilmek için yola çıkan bir keşif ekibinin zirveye yakın bir yerde çektiği fotoğraflar, yetmiş beş yıl boyunca bir bilinmezliğin içinde gizli kalmış nihai kaderinin görüntüleriydi George Leigh Mallory’nin.
Everest’e neden tırmanmak istediğini sorar bir gazeteci. O ünlü yanıtı kısa ama derindir: “Because it’s there” Çünkü orada.
Şimdi kendisi de orada. Bir yolculuk, kusursuz bir varış... Metrelerce yükseklikte soğuğun, kuru havanın zamana rağmen koruduğu bir bedenle orada.
Yıl 1895, Lumière kardeşlerden hepi topu elli saniyelik bir film. İsmi: “Bir trenin La Ciotat Garı’na Gelişi”
Güneş altında bir tren istasyonu, peronda gidip gelen insanlar ve kadrajın derinliğinden çıkarak kameranın üzerine yönelen ve ona hızla yaklaşan bir tren görülmektedir perdede. Trenin gerçekten üzerlerine geldiğini zanneden seyircilerin salondaki koltuklarından korkuyla fırlayıp kaçışmaya başladıkları anlatılmış sonraları uzun bir süre.
Lumière kardeşlerin yarım dakikayı bile bulmayan bu dahiyane filmi Rus yönetmen Tarkovski’ye göre sinema sanatının doğduğu andır. Ve onun için sinema, zamanı mühürlemenin bir yoludur.
Herman Hesse felsefi romanı Boncuk Oyunu’nda, “Gerçek, yaşanır, öğrenilmez...” der. Öyle midir? Oysa, yaşanarak öğrenilen her şey bir gerçeklik değil midir? Kavrayışımız, algılarımız, anlamlandırma biçimlerimizle oluşmaz mı gerçeklikler yaşamlarımızda? Ve, ister kısa ister uzun, bir zaman parçasını taşırlar içlerinde. Ayırdına varabildiğimiz, bilincimizde soyutluğundan sıyrılmış, gerçek bir zaman. Bu düşünce, bu irdeleme bir soruyu çağırıyor:
Gerçeklik mi zamanı doğuruyor, yoksa zaman mı gerçekliği mümkün kılıyor?
Şair hissedişiyle de belki;
bir kelebeğin uyuyakalışında, ya da
bir çiy damlacığının dikene asılıp kalışındaki andır gerçek zaman.