Dağlara Adını Koyan Gök
Döneli bir hafta kadar oluyor. Birikmiş onca fotoğraf ve onca anının ortasında, gecenin sessizliğine sığınmış, dünyanın -savaşlar, yıkımlarla- bir daha asla eskisi gibi olamayacağını düşünerek yazıyorum bunları. Zira hayat köşe taşlarımızı oluşturuyor anbean.
Pülümür ‘ün ufak meydanına açılan tek caddesi; bir duvara iliştirilmiş kırmızı tabelada okuyorum ismini, Cemal Süreya Caddesi'ndeyim. Yeşile boyanmış tepeler kucaklıyor sakin kasabayı.
Belediye binası, muhtarlık, postane, bir kasap, bir bakkal, bal satan bir dükkân, dışarıya, baharın sevecenliğine atılmış birkaç masasıyla bir kahvehane yalnızca. Hepsi bu. Hepsi küçücük. Ve Süreya ‘nın, meydanın ufaklığı ile uyumlu mütevazı heykeli, yanında sürgüne dair dizeleriyle.
Yaşama sokulmuş bu yer, o âna adanmış bir şiir. Beni az sonra alıp götürecek uzaklığın içinde hiçbir şeyin silemeyeceği bir imge, benimle birlikte yaş alacak.
Gündüzler, geceler, mevsimler, doğumlar, ölümler, yoksulluklar, yoksunluklar takvimdeki rakamlardan ibaret sayısal zamandan, sadece Şimdi’nin aslolduğu düşey zamandan azade, geçmişin ve geleceğin bir arada duyumsandığı bir nehrin suları gibi akıyor Pülümür ‘de.
Öğle vakti gölgede iyice ağırlaşıyor saatler. Derin bir uykuya benziyor her şey. Girlevik Şelalesi’ne doğru yola koyuluyorum. Son dönemeçte gözden kayboluyor kasaba.
İlerilerde ufuk aydınlanırken kalemi bırakıyorum elimden. İçimde yarının bir daha asla eskisi gibi olamayacağının hüznü, Gazze’de yetersiz beslenme sonucu ölen dört yaşındaki Muhammed Mustafa Yasin'in utancının karanlığı, kulaklarımda dağlara adını koyan göğün şiirleri...Düşüncelerime yatıyorum.
Şiirler de bir anlam arayışı, birer içsel yolculuk değil midir?
27/05/2025