Dağlarda Kaybettim Sözcüklerimi
Öğrenciliğimden kalma haritada elimi gezdiriyorum. Doğu’ya seyahatimin eşsiz dağları, dalgın göller, kayranlar, yanından geçip gittiğim kasabalar, uğrak yerlerim. Uzam ve zaman parmaklarımın ucunda.
Döneli çok oldu. Hâlâ fotoğraflarımı derleyip düzene koymaya çalışıyorum. Yaşadıklarımı kendime mal ediyorum. Ânın anlamını saklayan fotoğraflar hatıralarımın resimli sayfaları.
Hangi gündü hatırlayamıyorum. Kahvaltıdan sonra fazla uzun sürmeyen bir yolculukla İshakpaşa Sarayı’ndaydım.
Dağlık bir alan. Karşı tepelerden süzülen huzmelerle aşıboyası rengi duvarlar hareleniyor. Gölgelenen yerlerde kahveye, kızıla çalan açıklı koyulu sarılarla saray, sonsuz bir güz yazın ortasında.
İkinci avludaki Selçuki taç kapı, alınlığındaki birbirinin üstüne binen mukarnas oymalar, incecik nişlerle derinleşiyor, büyüyor; huşu dolu bir sınırsızlığın yolunu açıyor sanki.
Muhafız koğuşları, mutfak, muayede salonu, zindanlar, kiler, türbe, selamlık, ambarlar arasında, bir masaldaymışım gibi dolaşıyorum.
Geniş kaideli sütunlardaki, kubbeler, kemerlerdeki yankılar, hamamın saflığını, mahremiyetini yansıtan beyaz mermerlerden tatlı bir ezgiyle dökülüşünü hayal ettiğim suyun sesi yaşanmış bir hayatın diliyle konuşuyorlar benimle.
Zamana adanmış bu düşsel sarayda bir süre yaşayabilmeli insan. Düşüncelere dalıp kaybolmalı kendinde.
Tekrar avlulardan geçip çıkıyorum. Küçücük tezgâhlarda taşlar (obsidyen), çeşitli hediyelikler. Bir tezgâhın önünde bir an duralıyorum. Suskun taşlar... Anlatacak ne çok şeyi vardır aslında her birinin. Ama sonra hızlıca, bekleyen minibüse yöneliyorum. Vakit dar bir şeyler almaya. Arkamda ihtiyar bir ses, elinde bir taş. Bakışımın derinliğini sezmiş olmalı. “Al bunu, sana uğur getirsin.” Diyor.
Ağrı Dağı’nı seyrederek yol alırken, çantamdan çıkarıp avucuma aldım taşı. Yüzündeki bütün damarları tek tek hissettim tenimde. Ve, çılgınca savaşa koşan dünyamız için huzur ve barış diledim uğur taşımdan.
Güneş alçalıyordu Anadolu’nun tanımsız renklerinin üzerinde. Uyuyakalmışım.
24/06/2024