Kitabelerdeki Ebedi Varoluş


Doğu’daki güneşli günlerden sonra, Ankara’da bu mevsimde hiç alışık olmadığım sağanaklar. Ne tuhaf bir yaz!
Vakit buldukça, yollarda aceleyle tuttuğum notları unutmadan bir düzene sokmaya çalışıyorum.
 
09 Haziran Perşembe 
 
Van’dan, göz alabildiğine göl manzaraları ve ara sıra uzun kanatlarıyla bulutları yırtan martılarla birlikte akıp gidiyorum Ahlat’a.
 
Ahlat, Orta Sokak: Mezarlığın girişinde güzel, fazla büyük olmayan bir kümbet. Emir Bayındır kümbetiymiş. Eğilip, penceresinin demir parmaklığının boşluğundan içeriye baktığımda, eski zaman kandillerinin sisi hâlâ titreşiyordu sanki yarı aydınlık duvarların üzerinde.
Biraz ileride, sıradan gündelik yaşamın telaşesinin ortasında sükûn dolu bambaşka bir âlem uzanıyor; bin yıllık Selçuklu Mezarlığı. Adım adım dolaşıyorum bölümlere ayrılmış kabirlerin arasında. Kitabelerin bilmediğim dilini duygularımın yordamıyla okuyorum. İnsan burada geçmişi yaşamaktan alıkoyamıyor kendini. 
Güneş tam tepede artık. Mezarlığı gölgeleyen seyrek ağaç kümeleri birer vaha adeta bu yakıcı öğle sıcağında.
 
Ayrılırken, mavi harmanisinin içindeki gök kubbenin sonsuzluğunda, geriye dönüp bir kez daha baktım. Başuçlarındaki yazıtlarının huzurlu gölgesinde süregiden varoluşun, yukarıdaki dünyayla naif bağlarını duyabiliyordum.
 
Caddeler, sokaklar geçiyorum. Evler... Hemen hepsi de sarımsı kahve Ahlat taşından yapılmış evler. Hayatlar... Mahalle  bakkallarının tezgâhlarında, çocuk oyunlarının neşesinde, bir fırından yükselen taze hamur kokusunda, kadınların sundurmalardaki  ayaküstü  sohbetlerinde dokunuyorum Ahlat’ın özüne.
1928’den kalma İskele Dondurmacısı’nda  çay. Ve çilek rayihalı serin bir mola. Sonra yolculuk yeniden.
 
Van’a, gün batımının ufukta incecik bir zakkumu andıran renkleriyle giriyorum. Odamdayım. Gölün karşı kıyısından karlı doruğuyla Süphan, Hace ile Siyabent’in aşkını anlatıyor. Karanlık basıyor. Işıklar ölgün. Gece; dingin bir ağış.
Yanımda getirdiğim kitabı okurken uyuyakalmışım dağın muazzam sessizliğinde.
 
Derin bir istirahatin uzak ülkesinden yazmıştım bunları. Bu satırlar, orada hissettiğim ebedi varoluşun, hafızamdan kolay kolay silinemeyecek izlerinin ifadesiydi.
 
“Şimdi” ise, bir “an”  yalnızca.

17/06/2024