Tamara ve Çoban


Upuzun bir yol. Çok uzaklarda bir göl. En doğuda. Nerenin doğusu bu? Nereye göre doğu bu yusyuvarlak dünyada?
Kuş uçuşuyla hızla akıp gidiyorum düşlerimin topraklarına, güneşi görmeye.  Tuşba, (Tuşpa) Tanrı Teşup'tan almış adını; güneşin doğduğu yer demekmiş Urartu dilinde.
 
Martılar, gelincikler, Unutmabeni çiçekleri, çobanyastıkları, yabani enginarlar karşılıyor beni Ahdamar'da.
 
Sevgilisine kavuşmak için yüzer, yüzmekten gücünü yitirip boğulur genç çoban fırtınalı, yağmurlu, yalımlı şimşeklerin çaktığı meyus gecede. Tamara da bırakır kendini karanlık sulara sevgilisinin acısına dayanamayarak. Aşklarının öyküsü bir gelinciğin rüzgârla ürperen  kırmızılığında ölümsüzleşir, sonsuzluk gibi.
Tamara’nın dokunduğu Ahlat taşından kızılımsı taş duvarlarda dolaşıyor ellerim; Tamara oluyorum zamanı aldatırcasına. 
 
İkindileyin Ahdamar’dan demir alıp, kilisenin hüzünlü suskunluğuyla yeniden açılıyoruz göle.
Göğün ayaklarının ucunda başlayan dingin mavilikte, gündüz geceye karışıyor, renkler, sesler, belirsiz duygular...
Baharını şaşırmış kırlangıç gibiyim. Uzaklardaki dağlara bakıyorum. Yaz sağanağı başlıyor. Deli bir rüzgâr, her şeyi savuran. Sazanlar, inci kefalleri bir bilinmeze doğru yüzüyorlar.
 
Tanrı’nın ruhumuza işlediği özü keşfedebilmek, hayatın inceliklerini duyabilmek için içimize eğilmemiz  gerektiğinden söz eder ya  Foucault; işte o an. 
“Bu yaz da bitecek” diyorum. Sırılsıklamım. Bembeyaz dorukları ile dağların eteklerindeyim yeniden. Bıraktığım yerde,  Ahdamar kendi hikayesini yaşamaya devam ediyor iyice koyulaşan suyun ortasında.
 
Bu yaz da bitecek...

11/06/2024