Hayat Bir Yakalanıp...


“Hayat, bir an yakalanıp ebediyen sabitlenen önemli ayrıntılardan ibaret değildir.
Ama fotoğraflar öyledir.”
Bir süredir, bize yeni bir görme biçimi öğretmek suretiyle, zihinlerimizde bir görme etiği oluşturan fotoğraf üzerine kitaplar okuyorum. 
Fotoğraf çekme eylemi, bütün dünyayı hayal gücüme ve düşüncelerime sığdırabileceğim duygusunu uyandırıyor bende. Bu duyguyla - fotoğrafın özü nedir diye soruyorum kendime. 
Fotoğraf: bellek, zaman ve bakış üzerine sessiz ama yoğun bir düşünme olmalı. Onun katmanlı yapısı, onu sırf görüntü olmaktan çıkarıp, okunan, hatta dinlenen bir şeye dönüştürüyor. 
Işık, renk, biçim, aydınlık-karanlık dengesi, zamanın hissi, derinlik, uzaklık; -görsel dili. Yüzeydeki görselin ardında, sezgilerimizle yorumlamaya çalıştığımızsa, anlamsal dokusu; izleyicideki yankısıdır. Bir bakıma fotoğrafın ruhu... Bir savaşın acısı, yalnızlık, bekleyiş belki, ya da zamansızlık... Renklerin ve nesnelerin kültürel çağrışımları, ait olduğu dönemin, coğrafyanın izleri gizlidir orada.
Oysa şimdilerde, her tarafa yayılmış... Ne görsel derinlik ne anlamsal katman...
Fotoğraf yaygın bir eğlenceye, adeta çılgınlığa dönüşmüş durumda. - Fotoğraf, sanat mıdır?.. Cevabı artık zor bir soru bu.
19. Yüzyıl şairlerinden Mallarmé, dünyadaki her şeyin bir kitapta sona ermek için ortaya çıktığını söylemişti. Susan Sontag ise, günümüzde her şeyin bir fotoğrafta sona ermek için var olduğunu söyler.
Bu iki cümle, çağlar arası bir yankı gibi; birbirini tamamlayan ama aynı zamanda birbirine meydan okuyan iki ses. 
Birincisi, dünyayı dilin alanına çağırır; ikincisi, görselin hakimiyetine teslim eder. Mallarmé için dünya yazı yoluyla anlam kazanır, Sontag içinse, imge yoluyla tüketilir.
Ocakta çaydanlık, pencere önünde birkaç güz yaprağı, etrafa dağılmış sayfalar... 

05/11/2025