Gökyüzü puslu; yankısız bir sesleniş sanki günün bu ilk aydınlığına. Yalnızca Lorca... Lorca’yı dinliyorum, bitimsiz özlemlerinde.
Lorca’nın şiirleri ağulu bir sızı gibi saplanıyor sabahın ıssız sessizliğine.
Hoyrat bir rüzgârla kanadı kırılan gençlik, hayaller ve umut... Yine de diyorum, umut ağırbaşlıdır, dayanıklıdır acıya.
Neruda, onun şiirleri için yazdığı o uzun önsözünün bir yerinde, o keder yazgılı topraklara bir diktatörün ve bir şairin İspanyasını çiziyor duygularıyla:
“...Bu ölümün yargılanmasında birbiriyle uzlaştırılamaz iki İspanya vardı; korkunç, melun, çatal tırnaklı yeraltı İspanyası, lanetli İspanya; büyük hanedanın ve kiliseye ait cinayetlerin çarmıha gerilesi, zehirli İspanyası ve karşısındaki İspanya, yaşama onuruyla ve ruhuyla gülen, sezginin, geleneğin ve keşfin parıltılı İspanyası, Federico García Lorca’nın İspanyası! ...”
“...Yalnızdı çocuk,
Şehir uyumuştu boğazında.
Düşlerinden fışkıran bir su
Aktı denizin aç yosunlarına...”
Ve dizelerinden bir başkası:
“...Bir çığlığın eğrisi
yol alıyor
dağdan dağa.
Zeytinliklerden yukarıda
kara bir gökkuşağı doğacak
mavi gökte...”
Ne coğrafya ne milliyet değişiyor; hep aynı kara gökkuşağı doğuyor mavi gökte... Yine de diyorum, umut ağırbaşlıdır, dayanıklıdır acıya.
Hayatına dair son tarihti, 19 Ağustos 1936 –
çok sevdiği Endülüs zeytinliklerinde, yaşlı bir zeytin ağacının altındaydı kanlı ölümü; diktatör Franco’nun adamları tarafından kurşuna dizilerek.
2026, 5 Temmuz şafak vakti –