İçbükey Bölünmeler


“Nasıl olsa, her şeye yetişilmesi imkânsız...”

Kendime sessiz bir hatırlatma; daha çok da bir avuntu galiba, bu cümle.

Eski Çin inanışında yüzen adalardan söz edilir. Oralarda bir ağaç varmış; bu ağacın meyvelerini yiyen adalılar ölümsüzmüş.

Hayâl etmesi bile ne zor! Yaşam sonsuz; yine de her şeye yetişebilmek imkansız. Sonsuzca süren bir kovalamaca... Aslında güzel olan, belki de zamanın içinden geçmeyi öğrenmekti.

Ve zaman, dokunduğu her şeyi değiştiriyor; yeşili de... Renklerin üstadı Pastoureau yeşili sabitlenemeyen bir renk olarak tanımlıyor. Ona göre zaman yeşili yeniden ve yeniden boyuyor, işliyor.

Yeşil; baharın ve hayatiyetin ama bir yandan da küflenmenin ve çürümenin rengi... Umudun ve zehirin simgesi... Ve bilge zeytinin kadimden başlayan yolculuğunun rengi... Zen bahçelerinin dinginliği...

Oysa kalbimizle baktığımızda yeryüzünün bütün renkleri değişir.

British Museum’daki, iki bin üç yüz yıl öncesine ait altın bir tablete yazılmış birkaç satır, bizi hâlâ bellek ve varoluş üzerine düşünmeye çağırıyor:

“Ölüler ülkesine vardığında, beyaz servinin yanındaki pınarı göreceksin. Unutuşa açılır bu pınar; ona yaklaşma, suyundan içme sakın. Biraz daha ileride bir başka pınara rastlayacaksın. Onun suyu Mnemosyne’nin, yani hafızanın gölünden gelir.”

Altının zamana direnen parıltısında saklı bu birkaç satırın özü: Hatırlamak, yalnızca geçmişi anmak değil, hakikati tanımak olmalıydı. Ruhun yolunu kaybetmemesiydi. Kim olduğunu unutmamaktı.

2026 – Bir gelgitin içindeki Ağustos günleri...

07/08/2026